Ünlü
edebiyatçı Sadık Yalsızuçanlar, derin devlet kavramının Said Nursi
tarafından teşhis ve ifade edildiğini savundu. İşte Bediüzzaman’a göre
derin devlet tanımı:

<font color='4105FD'>Said Nursi ve derin devlet tanımı</font>

Sadık Yalsızuçanlar‘ın yazısı 

Türkiye’de
devletin ‘derin’liğine ilişkin tartışmalara mütevazi bir katkı
niyetiyle yazılan bu satırlara yüzyılın büyük bilgesi Bediüzzaman’dan
birkaç alıntıyla başlamak yerinde olacak.

Üstad, bazı mektuplarında, ‘kökü ecnebide, kendisi burada
(Türkiye’de) olan gizli bir örgütten söz eder ve ‘zındıka komitesi’
diye adlandırır. Bu ‘komite’ye ilişkin değinileri kısaltarak
alıntılamak istiyorum :

“(…) Kat i bir vasıta ile haber aldım;
kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir
eserini okumuş. Demişler ki: Bu eser sahibi dünyada kalsa, biz
mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabul
ettiremeyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız diye senin idamına
hükmetmişler. Kendini muhafaza et.”
Ben de “Tevekkeltü a’lallah, ecel birdir, tagayyür etmez” dedim.”(…)”
(Emirdağ Lâhikası,168)

“(…)
Fakat hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize çeviren dehşetli ve
gizli bir zındıka komitesi şimdi doğrudan doğruya küfr-ü mutlak
hesabına bize hücum etmek ihtimaline karşı, güneş gibi zâhir ve şüphe
bırakmaz ve dağ gibi metin, sarsılmaz olan Meyve Risalesi onlara karşı
en kuvvetli bir müdafaa olup onları susturacak diye bize yazdırıldı
zannediyorum. (…)” (Şualar | On Üçüncü Şuâ | 275)

“(…)Halbuki
mahremlerin şedit ifadeleri ve müdafaatın dokunaklı meydan okumaları ve
Maarif Vekilinin dehşetli hücumu ve ehl-i vukufun heyetinde maarif
dairesine mensup ehemmiyetli iki maddî filozofların ve yeni icatlara
taraftar büyük bir âlimin bulunması ve bir seneden beri gizli zındıka
komitesi aleyhimize Halk Fırkasını ve Maarifi sevk etmesi cihetiyle,
ehl-i vukufun pek şiddetli itirazları ve bizi ağır cezalarla itham
etmelerini beklerken, himayet ve inayet-i Rahmâniye imdada yetişip
onlara Risale-i Nur’un yüksek makamını göstererek, şiddetli
tenkitlerden vazgeçirmiş.(…)” (Şualar | On Üçüncü Şuâ | 302)

“(…)
Kat’îyen size beyan ediyorum ki, hiçbir cemiyetçilik ve cemiyetlerle ve
siyasî cereyanlarla hiçbir alâkası olmayan Nur talebelerini,
cemiyetçilik ve siyasetçilikle itham etmek, doğrudan doğruya kırk
seneden beri İslâmiyet ve İmân aleyhinde çalışan gizli bir zındıka
komitesi ve bu vatanda anarşiliği yetiştiren bir nevi Bolşevizm namına
bilerek veya bilmeyerek bizimle bir mücadeledir ki, üç mahkeme
cemiyetçilik cihetinde bütün Nurcuların ve Nur risalelerinin
beraatlerine karar vermişler.(…)” (Şualar | On Dördüncü Şuâ | 343)

“(…)
Çaresiz mecburiyetle serbestiyetini, beraatimizi resmen kabul etmişler.
Fakat yine gizli zındıka komitesi, elinden geldiği kadar nazar-ı
millette kendilerini lanetten, nefretten bir derece kurtarmak için,
kusurlarımızı arıyorlar ve hükümeti iğfal etmeye çalışıyorlar. Onun
için, biz, eskisi gibi ihtiyatımızı elden bırakmamalıyız.(…)” (Emirdağ
Lâhikası, 47)

BEDİÜZZAMAN KOMPLOCU OLMADIĞINA GÖRE

Bediüzzaman’ın ‘iman ve İslamiyet düşmanı’, ‘dehşetli’, ‘gizli’ diye
vurgulayarak nitelediği bu ‘örgüt’ün ne olduğuna ilişkin bir ayrıntıya
Risale-i Nur’da rastlamıyoruz. Bu cümleleri okuyanların zihninde neler
somutlaşıyor bilmiyorum. Bediüzzaman’ın söz ettiği bu örgütlenmenin
Osmanlı’nın inkirazından itibaren var olduğu, bu müphem örgütsel
yapının, kırklı yılların ikinci yarısına kadar İngiltere ağırlıklı, bu
tarihlerden itibaren de ABD eksenli olduğuna ilişkin çeşitli yorum ve
duyumlar mevcut.
Türkiye, çeşitli ihtilaller, iç karışıklıklar,
çok sayıda faili meçhul cinayet ve yirmi küsur yıldır süren bir ‘terör’
süreci yaşadı, yaşıyor. Başbakan ve iki bakanı asıldı, 28 şubat
sürecinde yüzlerce kayıp ve ölüm gerçekleşti. Birçok kez hukuk dışı
biçimde hükümetler değiş(tiril)di, iktidarlar manipüle edildi. Uğur
Mumcu başta olmak üzere, onlarca cinayetin esrarı çözülemedi ve en
tepedeki azmettiricilere ulaşılamadı. Bir başbakan kendisine yapılan
suikasta ilişkin konuşamadı ve ulaştığı bilgileri kamuoyuna
açıklamaktan çekindi. Ardından kuşkulu bir biçimde öldü.
Bediüzzaman komplocu olmadığına göre, ısrarla belirttiği bu ‘örgüt’ ne ola ki?

Perşembe günü yeni versiyonu gösterilmeye başlayan Kurtlar
Vadisi’ndeki ‘Kurtlar Konseyi’ne benzeyen bu yapılanmanın gerisinde ne
var acaba?

Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu, Orta Asya, Balkanlar ve
Afrika’daki çeşitli ülkelerde çıkara dayalı açıktan veya gizli
operasyonlar yürütenler kimlerdir?

ABD, İngiltere, Fransa vb. ülkelerde bizim safdillerin
sandığı/söylediği gibi demokrat, uygar, insanca, rasyonel ve adil bir
devlet yapılanması mı var?
Öyleyse Bosna’da doksan bin kadının
ırzına kimler geçti? Irak’ta altı yüz bini aşkın insanı kim öldürdü,
öldürüyor? Lübnan’da, Filistin’de, Somali’de, daha onlarca ülkede olup
bitenleri uzaylılar mı örgütlüyor?
Bediüzzaman gibi nadide bir
bilgeye otuz sekiz yıl boyunca kimler sistematik biçimde işkence etti?
On dokuz kez zehirledi? Memleketinden sürdü, yarım yüzyıl gözaltında
tuttu, bütün haklarını elinden aldı?
Binlerce faili meçhul cinayetleri kimler işliyor?

İlgi ve dikkatle okuduğum Tamer Korkmaz’ın yazılarında son derece önemli ipuçları var.

Bediüzzaman’ın ima ettiği bu ‘gizli zındıka komitesi’ne ilişkin aydınlatıcı bilgi ve yorumlar görüyorum yazılarında.
Ayrıca, bu kaos ve belirsizlik ortamında Kurtlar Vadisi dizisini dikkatle izlemeli.

‘Şiddeti özendiriyor’, ‘hukuk dışı yapılanmaları yüceltiyor’ aptallığıyla değil, neyi nasıl anlattığına bakarak seyretmeli.

Devletin ‘felsefi’ veya ‘manevi’ bir ‘derinliği’nden değil, devleti
ve yönetenleri manipüle eden gizli örgütlenmelerden söz ettiği için
seyredilmeli.

Ömer Baba’ya kulak vermeli.

Cemil Meriç’in ifadesiyle ‘bu ülke’nin ruhunu o temsil ediyor çünkü.
Filmin politik teolojisinin ekseninde de o var.

Irak versiyonundaki Şeyh Abdurrahman Kerküki gibi.

O’nun ise girizgahtaki sözleri, ‘evet yaramız var, yirmi ikinci
yaşını idrak eden bir yara bu, lakin bu asla kaderimiz olmamalı…’