Rabbimizin Promosyonu
Aradan bir yıl geçti ve yine geldi güzelim Ağustos. Mustafa, Haziran ayında okulu tatile girince bir hafta kadar dinlenebilmiş, ardından başlayan yaz okuluna katılmıştı. Geçen sene de bu okula gitmişti; ama biraz istemeye istemeye… Hatta geçen yıl babasının onu yaz okuluna yazdırdığını ilk duyduğunda isyan etmiş:
- Nedir bu ya okul okul! Bırakın da biraz dinlenelim, diye evde kıyameti koparmıştı
Ama gittiği yaz okulunu da çok beğenmişti doğrusu. Daha ilk haftadan okula karşı aldığı gardı düşmüş, arkadaşları ve hocasıyla başından geçenleri evdekilere heyecanla anlatmaya başlamıştı. Sanki inat edip “Gitmeyeceğim!” diye tepinip duran kendisi değildi.
Şimdi de yaz okulunu başarıyla bitirmiş, memleketleri Bursa’ya gidecekleri günü iple çekiyordu. Babası iyi denk getirirdi. Tam Ağustos ayında İstanbul’un fırın gibi yandığı, bütün İstanbulluların tavuk gibi piştiği zamanda, onlar hoop Bursa’ya giderler, dedesinin Uludağ’daki evinde rahat ederlerdi. Hatta akşamları İstanbul’daki arkadaşlarını telefonla arar dalga geçerdi Mustafa:
- Recep nasılsın iyi misin? Havalar nasıl orada?
- İyidir be, hava nasıl olsun! Balkonda atletle oturuyorum; ama sucuk gibi terledim.
- Biz de Bursa’dayız, dedemlerin yanında. Uludağ’da soğuktan neredeyse donacağım! Donarak ölmeden, son bir kere biricik arkadaşımı arayayım dedim. He he hee! Hadi Recep şimdi telefonu kapat, parmaklarım donmuş, hissedemiyorum, kapatamıyorum…
Nihayet beklenen gün geldi ve güzel bir Ağustos sabahı İstanbul’dan yola koyuldular. Öğlene çoktan Bursa’ya gelmişlerdi. Dedesinin Ulucami civarındaki dükkânına gittiler önce. Onu da alıp eve çıkacaklardı. Tam dükkana girmişlerdi ki öğle ezanı başlayıverince:
- Hadi bakalım, dedi Hacı Mustafa Efendi, önce namazımızı bir kılalım…
Namazlarını kıldıktan sonra, evin babaannesi Sâime Teyzenin siparişleri çarşıdan alınarak Uludağ yoluna koyuldular.
Oğlunun, gelininin ve torunlarının yollarını gözleyen Sâime anne, evde dillere destan bir sofrayla karşıladı onları. Tadına doyulmaz sarmalar, ızgara köfte, nefis pilav, mercimek çorbası, sütlaç ve insanın “yeme de yanında yat” diyeceği tatlılar…
Yemekten sonra yol yorgunluğunu üzerlerinden atmak için istirahata çekildiler. Akşam da birbirinden güzel yemeklerle karınlarını doyurunca, dedesi, çarşıdan aldığı dondurmalardan birini getirip Mustafa’ya verdi. Mustafa hemen paketini açtığı dondurmayı hiç vakit kaybetmeden bitiriverdi.
O da ne! Mustafa bir anda garip bir çığlık atmış, milleti yerinden hoplatmıştı:
- Yihhuuu! Yaşasın… Gözlerime inanamıyorum! Aman Allah’ım!
Az kaldı babaannesinin yüreğine iniyordu: “İlâhi çocuk!” dedi kadıncağız…
- Olur mu babaanne? Tâlihim döndü… Baksana dondurmadan “bedava” çıktı!
- Evlâdım o dediğinden bir kolide en az yirmi otuz tane oluyor, dedi dedesi…
- İyi de dede! Mübarekler bana hiç denk gelmiyordu ki!.. Üç arkadaş dondurma alırız, iki arkadaşıma çıkar, onlar ikinci dondurmalarını yerken ben avucumu yalardım. Fakat kader benim de yüzüme güldü sonunda. Aman dede bu çubuğu bu akşam kasada saklayalım, kaybolmasın… Bu gece bu evdeki en kıymetli şey bu dedeciğim! Hazine bu hazineee!
Dedesi de babaannesi de epey bir müddet güldüler Mustafa’nın heyecanına. Anne-babası onun bu deliliklerine alışıktılar. Dedesi Mustafa Efendi dedi ki:
- Gel de, ben sana gerçek hazineyi göstereyim evlâdım, dedi. Aldığı kiraz tabağını Mustafa’nın önüne koydu: “İşte bu!” dedi dedesi..
Mustafa, dedesinin ne demek istediğini anlamamıştı. Torununun kendisine şaşkın şaşkın baktığını görünce, bir ipucu daha verdi dedesi. Elma, armut, şeftali, kayısı dolu kocamanca bir meyve tabağını koydu bu sefer önüne.
- Dede bu meyveler nasıl hazine oluyor? diye şaşkın şaşkın sordu.
- Bunlarda da Rabbimizin promosyonu var evlâdım. Hem de boş yok. Şimdi bu kirazı yer, çekirdeğini toprağa gömersen, Allah sana bir kiraz değil, kocaman bir kiraz ağacı verir.. Yaaa… Düşünsene bir; dondurma alıyorsun ve içinden çıkan çubukta: “Tebrikler! Dondurma fabrikası kazandınız.” Ne dersin güzel olmaz mıydı?
- Alllaaahhh, derim dedeee!
Mustafa’nın gözleri kocaman kocaman açılmıştı. Dedesi bir şeftaliyi ortadan ikiye ayırdı. İçinden çıkardığı çekirdeği Mustafa’nın avucuna koydu ve dedi ki:
- Bak işte bedâvadan bir şeftali ağacı kazandık… Şeftaliyi bize ikrâm eden Rabbimiz o kadar cömert ki verdiği şeftalinin içine ağacını da koyup veriyor…
Mustafa bir şevke geldi ki âdeta coşmuştu:
- “Bunlarda boş yok vatandaaaş! Cenâb-ı Hakk’ın promosyonuna geeel. İçinden fabrikası çıkıyor geeel.” diye bağıra çağıra hoplayıp zıplamaya başladı.
O gün Sâime teyze ile Mustafa amca hayatlarının en mesut günlerinden birini yaşadılar.
Harun Kırkıl’ın diğer yazılarını okumak için tıklayın.
Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/mihenk/public_html/wp-content/plugins/all-in-one-seo-pack/aioseop.class.php:221) in /home/mihenk/public_html/wp-content/plugins/sayfa_sayac/sayfa_sayac.php on line 451


